EVLİ BİRİSİ İLE BİRLİKTELİK SONUCU MANEVİ TAZMİNAT SORUMLULUĞU

Y. HGK. E.2017/1482, K.2017/556 K., T.29.03.2017


ÖZET: Evli bir erkekle birliktelik yaşayan kadının manevi tazminat sorumluluğu bulunmakta ise de şayet koca boşanma davasında bu eylem nedeniyle eski eşine manevi tazminata mahkum edilmişse eski eş artık haksız fiil sorumlulularından ikinci kez tazminat alamaz.


KARARIN TAM METNİ


Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Eskişehir 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 04.03.2014 gün ve 2013/78 E. 2014/147 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi’nin 07.05.2015 gün ve 2014/7892 E. 2015/5847 K. sayılı kararı ile;


"...Dava, kişilik haklarına saldırı nedeni ile manevi tazminat ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.


Davacı, resmi nikahlı eşinin davalı ile kendisini aldattığını, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde eşi ile ilişkiye girmesinin ve yaşadıkları çevrede eşi ile el ele gezmesinin kendisini toplum içinde küçük duruma düşürdüğünü, kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunu iddia ederek uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur.


Davalı, davacının iddialarının asılsız olduğunu, davacının eşinden geçimsizlikleri nedeni ile ayrıldığını, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.


Mahkemece, dosya arasındaki delillerden davacının eşi ile davalı arasında işçi işveren ilişkisi sınırlarını aşan şekilde bir ilişki olduğu anlaşılmakta olup alışveriş merkezinde el ele dolaşırken görüldükleri de anlaşıldığından davalının eyleminin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil etmesi nedeni ile istemin kısmen kabulü ile 20.000,00 TL manevi tazminat ödetilmesine karar verilmiştir.


Dosya arasındaki bilgi ve belgelerden, davacı ile dava dışı eşinin Eskişehir 2. Aile Mahkemesinin 2013/81-2013/356 esas karar sayılı dosyasında anlaşmalı olarak boşanmalarına, davalı kocanın davacı eşe 50.000 TL maddi ve 50.000 TL manevi tazminat ödemesine karar tarihinden önce ödenmesi nedeni ile bu konularda karar verilmesine yer olmadığına karar verildiği görülmüştür.


Davalının, davacının resmi nikahlı eşi ile evli olduğu süre içinde birliktelik kurduğu, eşin davacıya karşı sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği,davalının da eşin eylemine bilerek iştirak ederek davacının zarar görmesine neden olduğu anlaşılmaktadır.


TBK'nun 61. maddesinde haksız eylemin ve bunun sonucunda doğan zararın birden fazla kişi tarafından meydana getirilmesi durumunda haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerin uygulanacağı düzenleme altına alınmıştır. Müteselsil sorumlulukta ise zarar gören, dilediği takdirde eyleme katılanların birisinden, birkaçından veyahut tamamından zincirleme olarak sorumlu tutulmalarını isteme hakkına sahiptir.


Davacının eşinden boşanmasına karar verilen mahkeme ilamı ile eşinin kendisine 50.000,00 TL manevi tazminatı ödediği 23/05/2013 günlü karar ile hüküm altına alınmıştır.


Şu durumda, davalı ile dava dışı eşin birlikte neden oldukları zarar nedeni ile davacı yararına 50.000,00 TL manevi tazminat ödetilmesine karar verilmiş ve ödenmiş bulunmasına göre 07/02/2013 gününde açılan eldeki davanın konusu kalmamıştır.Mahkemece, davalının dava dışı eş ile birlikte neden olduğu zararın 23/05/2013 günlü boşanma ilamına göre tazmin edilmiş bulunması nedeni ile eldeki bu davanın konusu kalmadığından reddine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden istemin kısmen kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir..."


gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


HUKUK GENEL KURULU KARARI


Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:


Dava, haksız eylem nedeniyle kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.


Davacı vekili, müvekkili ile eşi .... arasında, eşinin davalıyla aldatması nedeniyle devam eden boşanma davası bulunduğunu, 28 yıllık evliliğin davalının dava dışı eş ile gayri ahlaki ilişki yaşamaları nedeniyle sona erdiğini, davalının dava dışı eşin evli olduğunu bilerek birliktelik yaşadığını, müvekkilinin birçok kez davalı ile eşini aynı yatakta gördüğünü, çok sayıda telefon görüşmelerini ve mesajlarını yakaladığını, alışveriş merkezlerinde el ele gezerken görenlerin olduğunu, bu nedenlerle müvekkilinin çevresinde aldatılan kadın olarak küçük düşürüldüğünü, kanser hastalığına yakalandığını, sonuç olarak kişilik haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek 40.000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.


Davalı, davacının evliliğinin sona ermesine kendisinin sebep olmadığını, dava dışı eş .... ile aralarında özel bir yakınlığının bulunmadığını, davacının eşinin yönetim kurulu başkanı olduğu şirkette çalıştığını, sadece işvereni olduğunu, davacının boşanma süreci ve nedenleri ile herhangi bir ilgisinin bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.


Mahkemece davalı ile davacının eşi arasındaki telefon görüşmelerinin sayısı, telefon görüşmelerinin yapıldığı saatler, görüşmelerin süreleri nazara alındığında, davacının eşi ile davalı arasında işçi-işveren ilişkisi sınırlarını aşan bir ilişkinin bulunduğu, davalı ile dava dışı eşin el ele dolaştıkları, aralarındaki ilişkinin davacının kişilik haklarını ihlal edecek derecede olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 20.000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiştir.


Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş,davacı vekilinin karar düzeltme isteminin reddine karar verilmiştir.


Mahkemece davalının eyleminin dava dışı eşin eyleminden bağımsız nitelikte olduğu, dava dışı eş hakkında manevi tazminata hükmolunmuş olmasının davalının haksız fiilden kaynaklanan sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir.


Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir.


Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacıya karşı sadakat yükümlülüğünü ihlal eden dava dışı eşin haksız fiiline bilerek iştirak eden davalının, TBK’nun 61. maddesi gereğince dava dışı eş ile birlikte müteselsil olarak sorumlu olup olmadığı, davacı ile dava dışı eşi arasındaki anlaşmalı boşanma davasında verilen karar ile hükmedilen 50.000,00 TL manevi tazminatın dava dışı eş tarafından davacıya karar tarihinden önce ödenmiş olmasının davalının sorumluluğunu ortadan kaldırıp kaldırmayacağı ve bu nedenle eldeki davanın konusuz kalıp kalmadığı noktasında toplanmaktadır.


Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, hukukumuzda yer alan sorumluluk kaynaklarının ve buna bağlı olarak da taraflar arasındaki hukuki bağın niteliğinin irdelenmesinde yarar vardır.


Dava tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda, “Borç İlişkisinin Kaynakları” başlığı altında, sözleşmeden doğan borçlar (md.1–48) ile haksız fiilden doğan borçlar (md.49–76) düzenlenmiş; yine aynı başlık altında, borçların üçüncü genel kaynağı olarak sebepsiz zenginleşmeye (md.77–82) yer verilmiştir.


Özetle, hukukumuzda borçların kaynağı; sözleşme, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme ya da bir kanun hükmü olarak kabul edilmiştir.


Sözleşme tek taraflı hukuki işlemden farklı olarak, en az iki irade beyanını içerir, bu irade beyanlarının birbirine uygun ve karşılıklı olması gerekir.


Borçlar Kanununda sorumluluğun diğer bir genel kaynağı olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için, bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir. Kanundan doğan borçlarda da borç kaynağını kanundan almakta ve sorumluluk buna göre belirlenmektedir. Borçlar Kanununda sorumluluk nedenleri arasında düzenlenen haksız fiil ise hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir.


Haksız fiilden söz edilebilmesi için şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur: Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalı; bu fiili işleyenin kusurlu olmalı; kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalı ve sonuçta doğan zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda haksız fiilin varlığından söz edilemez.


Eldeki dava, açıklanan bu sorumluluk kaynaklarından haksız eyleme dayalıdır.


Dava konusu haksız eylemin gerçekleştiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 49. maddesinde “Sorumluluk” başlığı altında:


“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.


Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür.”

hükmü yer almakta;


Aynı Kanunun “Kişilik hakkının zedelenmesi” başlıklı 58. maddesinde ise;


“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.


Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.”


düzenlemesine yer verilmektedir.


Yine aynı Kanunun “Müteselsil Sorumluluk”a ilişkin hükümlerinden “Dış İlişkide” başlıklı 61. maddesinde:


“Birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdikleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu oldukları takdirde, haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler uygulanır.”


“İç İlişkide” başlıklı 62. maddesinde de:


“Tazminatın aynı zarardan sorumlu müteselsil borçlular arasında paylaştırılmasında, bütün durum ve koşullar, özellikle onlardan her birine yüklenebilecek kusurun ağırlığı ve yarattıkları tehlikenin yoğunluğu göz önünde tutulur.


Tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödeyen kişi, bu fazla ödemesi için, diğer müteselsil sorumlulara karşı rücu hakkına sahip ve zarar görenin haklarına halef olur.”


şeklinde düzenleme bulunmaktadır.


Diğer taraftan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 174. maddesi; “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir.


Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.” hükmünü içermektedir.


185. maddesi ise; "..evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur... Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar." şeklindedir.


Görüldüğü üzere, haksız eylem nedeniyle sorumluluk hallerinden birisi ahlaka aykırı bir fiil ile bilerek başka bir kimsenin zarara uğramasına neden olmaktır.


Yine, müteselsil sorumluluğa ilişkin düzenlemeler ile haksız eylemi birlikte gerçekleştirenler birbirinden ayırt edilmeksizin, zarar görene karşı müteselsilen sorumlu olurlar.


Öte yandan, evlilik birliğinde eşlerin zorunlulukları yasal düzenleme altına alınmış ve sadakat borcu da bunlar arasında sayılmıştır.


Hemen belirtmekte yarar vardır ki, gerek Anayasada, gerekse Türk Medeni Kanununda aile toplumun temeli olarak kabul edilmiş ve aileyi koruyan hükümlere yer verilmiştir. Aile sadece mensubu olan kişiler için değil toplum için de önemlidir ve hem yazılı hukuk düzenimizde hem de örf ve adet hukukumuzda özel bir yere sahiptir. Bu nedenledir ki ailenin korunmasına yönelik düzenlemeler sadece aileyi değil, tüm toplumu ilgilendirmektedir. Aile mensuplarının birbirlerine karşı yükümlülüklerinin ihlali çoğu zaman toplum düzenini de etkilemekte, yasalar nezdinde koruma önlemlerinin alınması yoluna gidilmektedir.


Böylesi öneme sahip aile kurumuna mensup erkekle, evli olduğunu bilerek kurulan duygusal ve cinsel ilişkinin aile kurumuna vereceği zarar kaçınılmazdır ve davalının bunu öngörmemiş olması düşünülemez.


Bu nedenledir ki, evli kişilerle ilişki uzun süre suç sayılmış ve aile kurumu bu yolla da koruma altına alınmak istenmiştir. Bu tür eylemlerin daha sonraki yasal düzenlemeler sırasında suç olmaktan çıkarılmış olması, bu eylemin ahlaka aykırılığını ve dolayısıyla haksızlığını da ortadan kaldırmayacaktır. Zira, bir eylemin ceza kanununa göre suç teşkil etmemesi ve müeyyidesinin düzenlenmemiş olması, borçlar hukuku hükümlerine göre ahlaka ya da hukuka aykırı olarak kabul edilmesine engel teşkil etmemektedir.


Diğer taraftan, eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayrıresmi ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle, gerek yasalarca gerek örf ve adet hukukunca korunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir.


Eş söyleyişle, esasen dava dışı eşin, evlilik birliğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğü bulunmakla birlikte; onun evli olduğunu bilen ve buna rağmen onunla ilişkiye giren davalı kadının da dava dışı kocanın sadakatsizlik eylemine katıldığında ve her ikisinin de bu haksız eylemlerinden birlikte ve müteselsilen sorumlu olduklarında kuşku bulunmamaktadır.


O halde olayda, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 61. maddesinde düzenlenen birden çok kişinin birlikte bir zarara sebebiyet vermeleri, diğer bir deyimle teselsül hali mevcut olup, davalı doğan zarardan, davacının eşi ile birlikte müteselsilen sorumludur.


Müteselsilen sorumluluğun bulunduğu durumda da 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 162 ve devamı maddeleri gereğince davacı, alacağını sorumluların tamamından isteyebileceği gibi bunlardan biri veya birkaçından da isteyebilir. Bunlardan birisinin ölmüş olması diğerini sorumluluktan kurtarmaz. Zarar gören dilerse davasını bu kişiye yöneltebilir.


Şu durumda; sorumlulardan birisi olan davacının eşinin vefat etmesi, teselsül ilişkide bulunan davalının sorumluluğunu ortadan kaldıracak bir olgu olarak kabul edilemez ve davalının haksız eyleminin varlığını ortadan kaldırmaz.


Böylece, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu gibi, bu eyleme katılan kişinin eylemi de bundan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur.


Nitekim aynı ilke Hukuk Genel Kurulunun 24.03.2010 gün ve 2010/4- 129 E.-173 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.


Sonuç itibariyle davalının, davacının resmi nikahlı eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiğinin tarafların ve mahkemenin kabulünde olmasına göre; davalının sorumluluğu ahlaka ve adaba aykırılık nedeniyle gerçekleşen “haksız fiil”den kaynaklanmakta; dava da yasal dayanağını haksız fiile ilişkin hükümlerden almaktadır.


Türk Medeni Kanununun 185. maddesinde yer alan "evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur... Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar." biçimindeki düzenleme gereğince, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğindedir. Bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur. Ayrıca eşlerin bu yüzden boşanmış olup olmaları da önem taşımaz.


Tüm bu açıklamalar ve ortaya konulan yasal düzenlemeler ışığında somut olay irdelendiğinde:


Davacı eldeki davada, davalı ile dava dışı eşinin birlikteliği nedeniyle 28 yıllık evliliğinin sona erdiğini, davalının dava dışı eşin evli olduğunu bilerek birliktelik yaşadığını, bu nedenlerle çevresinde aldatılan kadın olarak küçük düştüğünü ve kişilik haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek manevi tazminat talep etmektedir. Davalı ise savunma olarak davacının evliliğinin sona ermesine kendisinin sebep olmadığını, aralarında özel bir yakınlık bulunmadığını, davacının eşinin sadece işvereni olduğunu dile getirmektedir. Davacı tanıklarının beyanlarından, davacının eşinin alışveriş merkezinde davalı ile el ele dolaştıkları, davacının eşinin arabası ile davalının arabasının aynı apartmanın önünde park halinde bulunduğu, davacının kız kardeşi ile birlikte söz konusu apartmana giderek ....'un oturduğu daireyi sordukları, üçüncü katta olduğunu öğrenmeleri üzerine kapısını çaldıklarında davalı ile davacının eşinin içeride olduklarını gördükleri anlaşılmaktadır.


Davacının dava dışı eşine karşı açmış olduğu mal rejiminden kaynaklanan katkı payı ve katılma alacağı davasında, Eskişehir 1. Aile Mahkemesinin 26.04.2013 tarih ve 2013/102 E., 2013/357 K. sayılı kararıyla davacının davasını HMK’nın 123. maddesi gereğince geri almış ve davalı taraf buna rıza gösterdiğinden dava konusu hakkında hüküm kurulmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Davacının dava dışı eşine karşı açmış olduğu sadakat yükümlülüğünün ihlalinden dolayı evlilik birliğinin temelden sarsılması nedenine dayalı boşanma davasında ise, boşanmanın yanı sıra 3.000,00 TL nafaka, 150.000,00 TL maddi ve 150.000,00 TL manevi tazminat talep edilmiştir. Ancak, yargılamanın devamı sırasında davacı ve eşi anlaşmalı olarak boşanmayı kabul etmişlerdir. Aralarında düzenledikleri anlaşmalı boşanma protokolü ile davalı ....’un davacı ... ...’a 50.000,00 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi olmak üzere toplam 100.000,00 TL tazminat ile aylık 2.000,00 TL nafaka ödeyeceği kararlaştırılmış, ayrıca taşınır ve taşınmaz mallar, ev eşyaları, şirket hisseleri, katkı payı ve katılma alacağı ve vekalet ücreti gibi hususlarda da taraflarca anlaşmaya varılmıştır. Davacı ve eşi duruşmadaki beyanlarında protokol hükümlerini kabul etmişler, davacı eşinden 50.0000,00 TL maddi ve 50.000,00 TL manevi tazminat aldığını, bu nedenle maddi ve manevi tazminat hakkında karar verilmesi talebinin olmadığını beyan etmiştir. Bunun üzerine Eskişehir 2. Aile Mahkemesinin 09.05.2013 tarih ve 2013/81 E., 2013/356 K. sayılı kararı ile, tarafların 14/09/1984 tarihinde evlendikleri, müşterek yaşları reşit iki çocuklarının olduğu, tarafların boşanma ve boşanmanın ferileri hususunda anlaştıkları, boşanma iradelerini yargılama sırasında serbestçe açıkladıkları ve taraflarca yapılan anlaşmanın mahkemece uygun bulunduğu, bu nedenle taraflar arasındaki evlilik birliğinin TMK’nın 166/3 maddesi gereğince temelinden sarsıldığı gerekçesiyle davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, TMK’nın 175 maddesi gereğince 2.000,00 TL yoksulluk nafakasının davalıdan alınarak davacıya verilmesine, protokolün 3-5-6-7 ve 8. maddeleri taraflarca yerine getirilmiş olmakla konusuz kalmış olduğundan bu hususta karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, tarafların kararı temyizden feragat etmeleri üzerine 28.05.2013 tarihinde kesinleşmiştir.


Yukarıda açıklanan bütün bu nedenlerle eldeki davada mahkemece davalının açıklanan şekilde gerçekleşen eyleminden sorumlu olduğunun kabulünde bir isabetsizlik yok ise de; dava tarihinden sonraki bir tarihte davacı ve eşi arasındaki boşanma davasında verilen karar ile eşinin davacıya dava konusu haksız eylem nedeniyle 50.000,00 TL manevi tazminat ödediği hususunun hüküm altına alındığı anlaşıldığına göre, davalı ile dava dışı eşin birlikte sebep oldukları zarar nedeni ile müteselsilen sorumlu oldukları, borcun müteselsil borçlulardan dava dışı eş tarafından ödenmesinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 166. maddesi gereğince davalının sorumluluğunu ortadan kaldırdığı, bu durumda davanın konusunun kalmadığı dikkate alınıp Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.


Ne varki Özel Dairenin bozma ilamında “davanın konusu kalmadığından reddine karar verilmesi gerektiği” belirtilmiş ise de dava konusu borç eldeki davanın açıldığı tarihten sonra ödenmek suretiyle sona ermiş ve bu nedenle dava konusuz kalmış olduğundan mahkemece konusuz kalan davanın reddine değil, konusuz kalan dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmelidir.


Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Türk Medeni Kanununun 185. maddesinde düzenlenen sadakat yükümlülüğünün eşler arasında olduğu, bu yükümlülüğün ihlalinin boşanma sebebi olup eşlerin birbirinden bu nedenle manevi tazminat talep edebileceği, davacının sadakat hakkının mutlak değil nispi bir hak olduğu ve herkese karşı ileri sürülemeyeceği, davalının davacıya karşı sadakat yükümlülüğü bulunmadığı gibi eyleminin açık ve emredici bir kanun hükmüne aykırı olmadığı, davalının doğrudan doğruya davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiili bulunmadığı, davacıya zarar verme kastı ile hareket etmiş olmadığı, ahlaka aykırılık unsurunun gerçekleşebilmesi için objektif ahlaka aykırılık olması gerektiği, olayda müstakilen ve asli olarak işlenebilen bir eylem olmadığından iştirak halinin de söz konusu olamayacağı, davalının eyleminin davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bulunmadığı, bu nedenle Borçlar Kanunu hükümlerine göre tazminatla sorumlu tutulamayacağı, Yasada olmayan bir sorumluluğun ihdas edilmesinin doğru olmadığı, bu nedenlerle mahkemece davanın reddine karar verilmesinin yerinde olacağı kanaatiyle direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.


Hal böyle olunca direnme kararı bu nedenlerle bozulmalıdır.


SONUÇ


Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 29.03.2017 gününde yapılan ikinci oylamada oyçokluğu ile karar verildi.

Tüm hakları saklıdır

  • Facebook Clean
  • Twitter Clean
  • LinkedIn Clean